9 Haziran 2018 Cumartesi

Neden Örümceklerden Korkarız?









  Bugün bizler, milyarlarca yıl önce yaşayan atalarımızın yaşadıkları mücadeleler sonucu elde ettikleri ve elde edemedikleri tecrübelerinin sonucuyuz. Milyarlarca yılda yoğurulan bu eşsiz düzeni gözlemlemek hiç de zor değil; tüm canlılıkta da gözlemleyebileceğimiz gibi, bize en yakın olan canlıda, kendimizde de gözlemleyebiliriz. Günlük hayatta karşılaştığımız bir çok durum bu evrimimizin sonucudur. Atalarımızın hayatta kalmasını sağlayan yiyeceklerin tadını beğenir, türümüzün devamını sağlayacak biyolojik donanımlara sahip bireyleri çekici bulur, yaşamımızın her alanında geçmişte yaşayan atalarımızın tecrübelerinden ders çıkartırız. Örneğin, uçak yolculuğundan çok daha tehlikeli olmasına rağmen uçaktan korkar, arabadan korkmayız; çünkü geçmişte yaşayan atalarımızın hiçbiri yüksek hızı deneyimlememiştir ve genetik bir travma söz konusu değildir. Ancak, geceleri yırtıcı hayvanlardan korunmak için ağaç tepesinde uyuyan ve düşme tehlikesi ile yaşayan atalarımız, yükseklikten korkmayan bireylerin daha çok kaza geçirmesi üzerine yükseklik korkusunu bize miras bırakmıştır.
   Tabiat, her zamanki gibi bu eşsiz düzeni ile işlerken; iki gün önce Barış Özcan, Youtube kanalında, bir bilim insanının sıçrayan bir örümcekten nasıl ilham aldığını anlatan "Örümceği eğitip sıçratabilir misiniz?" adlı bir video yayınladı. Bu video bir soru ile başlıyordu: "Örümcekten korkar mısınız?"
   Evrimsel psikolog Joshua New bu soruya şöyle yanıt veriyor: "Etrafta dolaşıyorsanız ve yerde bir tane örümcek ile bir tane iğne var ise, örümcekten ziyade iğneye basma eğilimi gösterirsiniz."
   İnsandan kat kat küçük olan bu hayvanlarla aramızda ne gibi bir munasebet çıkmış olabilir? Başka bir deyişle, bu minik hayvanlar türümüzü nasıl tehdit etmiş olabilir? 
   Columbia Üniversitesi' nden Joshua New' e göre, omurgalı hayvanları hedef alan güçlü zehirlere sahip bir grup örümcek Afrika' yı insanlardan önce işgal etmişti. Burada onlarla on milyonlarca yıl boyunca bir arada yaşadık. Atalarımız olan insanlar bu yüksek zehirliliğe sahip örümceklerle her an, tahmin edilemez bir şekilde ve ciddi anlamda yüksek bir riskle karşılaşma ihtimaline sahiplerdi. Bir karadulun ısırığı sizi öldürmese bile, atalarımızın bulunduğu zamanlarda bireyi günlerce ve haftalarca etkisiz hala getirebilirdi. Bu da, dış etkenlere tamamen açık ve savunmasız hale gelmenize neden olurdu. 
   Barış Özcan' ın sorusuna ben de bir başka bir soru ile yanıt verdim; sizde başka sorular ile yanıt verebilirsiniz. Gözlemlemek ve araştırmak için diplomaya değil, meraka ve sorulara ihtiyacımız var! Son olarak, bana soru sordurduğu için Barış Özcan' a teşekkür ederim. 
   

  Kaynaklar:
  1- Gürkan Akçay, "İnsanlar Örümceklerden Neden Çok Korkar?" , https://bilimfili.com/insanlar-orumceklerden-neden-cok-korkar/
  2- Çağrı Mert Bakırcı, "Örümcek Korkusu, Evrimsel Süreçte Genlerimize Kazınmış Bir Korku!" , https://evrimagaci.org/orumcek-korkusu-evrimsel-surecte-genlerimize-kazinmis-bir-korku-3498
  3- Janet Fang. "Why Are Humans So Afraid Of Spiders?", http://www.iflscience.com/plants-and-animals/our-fear-spiders-innate-not-learned
  4- Barış Özcan, "Örümceği eğitip sıçratabilir misiniz?", https://www.youtube.com/watch?v=B8pJQqgNz-Y

  







5 Mart 2018 Pazartesi

Biraz Protein Biraz Yağ Ve Yolunda Gitmeyen Bir Şeyler Var!

   Nereden geldiğimi hatırlamıyorum ve birden bire kendimi burada buldum. 
   (İki sene önce yazdığım Siyah Gözlüklü Kadın'a göndermelerde bulunacağım. Okumak için
   Etrafıma baktığımda sanki her şey gayet normalmiş gibi yaşayan insanlar görüyorum. Her gün Dünya çevresinde bir tur dönüyor, çaya atılan şeker su molekülleri içinde çözünüyor, kalemimden damlayan mürekkep kağıdın üzerinde birbirini tekrarlayan enteresan şekiller çiziyor, elektronlar biz onları gözlemlerken ve gözlemlemezken farklı davranışlar sergiliyor. Hatta tüm evren birtakım parçacık ve alanlardan oluşuyor ve kuvvetler taşıyorlar hatta ve hatta biz tüm bunları kafatasımızın içindeki bir hamur ile algılıyoruz ve hamura hamur diyen de yine aynı hamur!
   Evrenin gerçekten ne olduğu hakkında en ufak bir fikrimiz bile yok. Biz çevremizi bu hamurla algıladığımız sürece hamurun bize sunduğunun limitleri arasında dolaşabiliriz ancak. Biz evreni beş duyu organımızla algılıyoruz ve algılayabilmek için sahip olmamız gereken ancak sahip olmadığımız özelliklerinin ne olmadıklarını dahi bilemiyoruz. 
  Biraz protein, biraz yağ; bir tutam tuz ve içinden geçen bir elektrik. Ben onu düşündükçe elimden çıkardığım eldiven ters yüz oluyor, büyük patlama tersine akıyor, parçacık ve anti parçacık bir araya geliyor.
   Masamdan kalkıp pencereden dışarı bakıyorum ve bir yere yetişmek için acele eden insanlar görüyorum, kollarındaki saate bakıyorlar ve birbirlerine selam veriyorlar. Hava durumu, politika ve tuttukları takımın izlemesi gereken stratejik yolları hakkında konuşuyorlar. Bir hapishane içerisinde acı çekerek bankamatik ekranındaki rakamların artması ile günü bitirmeyi umuyorlar. Bir diğeri bu rakamları marka amblemlerine tercih ederek bir homo sapiensten daha fazlasıymışçasına değer göreceğini düşünüyor. 
   Ömrümüzü saçma bir listeye bağlı kalmak zorunda hissederek bitiriyoruz. Manasız toplum yargılarıyla onların "başarı" olarak addettiklerine ulaşmak için çaba harcıyoruz. Bunu gerçekten anlamıyorum! Etrafımıza ya da kendimize bakmak kafi, içinde bulunduğumuz evren çok garip ve akıl almaz bir düzene sahip. Nasıl bunca insan aklını kaçırmıyor anlamıyorum. Dışarıdan gelen sesler korkmamızı gerektirecek bir izlenim uyandırmasa dahi oturup yaz tatilini beklemek yerine duvarları yumruklamak çok daha mantıklı bir hareket olsa gerek.
   Sizi bilmem ama bankamatik ekranındaki rakamların uzunluğu ile CV kağıdındaki paragrafların uzunluğu beni daha değerli yapacaksa,  üzgünüm o kişi ben değilim.
   Biraz protein, biraz yağ, biraz tuz... 
   İtiraf etmeliyim, bir homo sapiensten asla fazlası değilim!
    
   

Sülfürik Asite Neden Su Eklememeliyiz?

 

   Birçok organik bileşiğin ayrılma (eliminasyon) tepkimesinde "sülfürik asit katalizörlüğünde" ifadesi yer alır. Kendisi reaksiyonda yer almamasına rağmen reaksiyonun gerçekleşmesinde oldukça büyük bir öneme sahip olan bu madde, reaksiyon boyunca ne yapmaktadır?
   Sülfürik asit Cabir Bin Hayyan' ın keşfi ile kimyaya katılmış; yapısında bir kükürt, dört oksijen ve iki hidrojen bulunan dolayısıyla polar olan ve yoğunluğu oldukça yüksek, renksiz bir sıvıdır.


   Atomlarının bulunduğu konum nedeniyle içerdiği kimyasal bağlar dengesiz bir elektronegatifliğe sahiptir. Bu sebeple ortama 2-propanol gibi farklı karbonlara bağlanmış hidroksit ve hidrojen içeren moleküller konulduğunda sülfürik asitin kısmi pozitif ve kısmi negatif değerleri ile diğer organik  bileşiğin kısmi pozitif ve kısmi negatif kısımları arasında oluşacak olan kuvvet, organik bileşiği bir arada tutan kuvvetlerden baskın olacaktır. Bu durumu şunun gibi düşünebiliriz: uzay boşluğunda seyahat eden bir uzay gemimiz olsun. Yer çekiminin az olduğu bir ortamda uzay gemimizin alt kısmına bir iple o ipin o ortamda kolaylıkla taşıyabileceği bir cisim yerleştirelim. Uzay gemimizi bulunduğumuz ortamdan daha büyük bir yer çekimi içeren bir gezegene park edecek olursak uzay gemimiz gezegene yaklaştıkça ipe bağladığımız cismin ve uzay gemimizin ağırlığı artacaktır dolayısıyla bir süre kütle çekim kuvveti ip gerilimine baskın olacak ve cismimiz biz aracı daha park etmeden gezegene düşecektir. 
  Sülfürik asitli ortama konulan 2-propanol kendisini gezegene yaklaşan uzay gemisi gibi hisseder ve büyük bir kuvvetle hidroksit ve hidrojenlerini kaybeder, hatta öylesine kaybeder ki bunun sonucunda yaklaşık 880 kj ısı açığa çıkar! Eğer bunu kendimiz yapmaya kalkarsak ekzotermik tepkime sonucu ani bir şekilde yukarı çıkarken kabarcıklar oluşturan suyun öfkeli bir şekilde kaynadığına şahit oluruz. 
   Siz siz olun sülfürik asite su eklemeyin! 

11 Şubat 2018 Pazar

Muazzam Üçleme: Limbik Sistem -1

   Bir cuma akşamı, her cuma olduğu gibi, tüm gün yorulmuş ve sıkılmış bir kafayla eve gelip tam o saatte telefonuma gelen bir bildirimle birlikte Hacettepe Üniversitesi  Tıp Fakültesi' nde fizyolog olan sevgili Serkan hocamızın canlı yayınını açmış ve hoşsohbetini dinliyordum. Suprakiazmatik çekirdeğin sırkadiyen ritim üzerindeki etkilerinden bahsediyordu, sorduğum sorulara çok güzel yanıtlar verdi ve o  sırada, geçen hafta anlattığı limbik sistemin hafıza üzerindeki etkileri hakkında şaşırtıcı ve etkileyici bir deneyim yaşadım.
    Birkaç saat öncesinde, bir konuyu hafızama kaydetmek için saatlerce ders dinlemiş ve bireysel çalışmalarımda soru bankalarından konuyla alakalı onlarca soru çözmüştüm;  artık kelimelerin yerlerini bile kağıda baktığımda algılayamaz hale gelmemle birlikte girdiğim geometri sınavı da artık bulunduğum duruma tuz biber olmuştu. Buna rağmen, enteresan bir şekilde Serkan Karaismailoğlu' nun anlattıklarını dikkatle dinliyor ve konsantrasyon sorunu yaşamıyordum; hatta daha önce anlatmış olduğu tüm konuları, kullandığı terim anlamlı kelimeler de dahil olmak üzere tamamiyle hatırlıyor ve daha önce okuduğum kitaplardan ve diğer öğretici kaynaklardan öğrendiğim bilgilerle mantık haritası çıkarabiliyordum üstelik bu konular hakkında tek bir soru bile çözmemiştim (!)
   Bu durumun nasıl gerçekleştiği hakkındaki sorumu "plasebo etkisi" deyip basite indirgeyebilirdim ancak limbik sistemi tam bilmemekten kaynaklanan sorum, limbik sistem hakkında daha çok bilgi edinmemi sağlayacak bir meraka yerini bırakmıştı.
   Limbik sistem; beynin hippokampus, amigdala, hipotalamus ve singulat girus bölgelerinin birlikte oluşturduğu yapıdır. Singulat girus, diğer üçüne göre daha arkaplanda olduğundan limbik sistem hakkında genellikle üç yapıdan oluştuğu şeklinde bahsedilir. Şimdi bu yapılara biraz daha yakından bakalım. Kabaca limbik sistem, "duygu kontrolü"nün gerçekleştiği bölgedir. Öfke, korku, seksüel davranışlar gibi hayvani davranışlar bu bölge tarafından kontrol edilir. Şimdi bu sistemi oluşturan yapılara biraz daha yakından bakalım.

 
   İlgili resim

   Hipokampüs, görselde de görüleceği gibi talamusun altında yer alan, küçük, eğri bir oluşumdur. Filogenik olarak en eski beyin kısımlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Hipokampüs, denizanasını andıran görüntüsü sebebiyle Yunanca' da denizanası anlamına gelen kelimeden (hippocampus) isim almıştır. 

   Hipokampüs, yakın hafıza ve öğrenme ile ilgili işlevlere sahip olan bir bölge olmakla birlikte çıkarıldığında anterograd amnezi adı verilen öğrenme ve hafıza yeteneğinin kaybolması durumu gözlemlenir. Kısa süreli belleğin uzun süreli bellek haline gelmesi için uyarılar gönderen yer de burasıdır. Bunun dışında yer hafızasının da hipokampüs merkezli olduğu yapılan bilimsel araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Yani İstanbul' da bir yerden bir yere giderken nerede bulunduğumuzu algılamamızı sağlayan ve birnevi navigasyon işlevi gören yegane yapı hipokampüstür. Kadın beyni ve erkek beyni arasındaki bir ufak hipokampüs farklılığından dolayı mekansal algı farklılığı da ortaya çıkmıştır. Bunun için küçük bir deney yapabilirsiniz; sokağa çıkıp insanlara yol tarifi talep ettiğinizde erkeklerin genellikle "Şu kadar metre sonra sola dönün, şu kadar ilerleyin" gibi ifadeler kullandığını, kadınların ise genellikle "Şu renkte bir apartmandan sağa dönün karşısında şu niteliklerde bir görsel çıkacak" gibi ifadeler kullandığını fark edeceksiniz. Elbette her beyin birbirinden farklı olduğu için istisnalar olacaktır fakat genelleme yapmak çok da zor olmayacaktır. 

   Hipokampüsün hafıza ve mekansal öğrenme dışında duyguların bastırılması (davranış inhibisyonu) görevi de bulunmaktadır ki bu belki de insanlığın evriminin en önemli dönüm noktasıdır. İçgüdüsel davranışları erteleyebilme kabiliyetimiz insan ırkının hayatta kalma mücadelesini galibiyetle sonuçlandırmasını sağlamıştır. İnsan hipokampüsünün bu üstün yeteneği gelecek planları yapmış, yeryüzünde bir medeniyet kurmuştur. Bizler bu günlerde vaktimizi sosyal medyada ve benzeri geçici zevkler ile geçirdiğimizde beynimiz ilkelleşme durumu göstermekte, zevkleri erteleyediğimizde ise gelişme göstermektedir. O halde ne kadar az instagram, o kadar gelişmiş bir zihin.

   Yazının daha da uzun olmaması ve çabuk harekete geçebilme isteğimden dolayı limbik sistemin diğer elemanlarını bir sonraki yazılarımda paylaşacağım. Sonrasında ise en enteresan olayları, evrimsel bağlantıları ve günlük hayatta yaşadığımız ve çoğu zaman fark etmediğimiz bazı olayların mekanizmasını şimdi öğrendiğimiz limbik sistem elemanları ile açıklayıp beyin fırtınasında bulunacağız. Muazzam üçlemenin bir diğer bölümünde görüşmek üzere.
   

30 Aralık 2017 Cumartesi

Bell' in Uzay Gemisi Paradoksu

  


   Birbiriyle özdeş iki uzay gemisi düşünelim. Ardından bu iki uzay gemisini hassas bir ip veya tel ile birbirine bağlayalım. Düşünce deneyimizi gerçekleştireceğimiz eylemsiz çerçeve ise S olsun. Bu iki uzay gemisi S' ye göre ölçüldüğünde eşit olarak ve aynı anda ivmelenmeye başlasınlar. Böylece S' deki tüm zamanlarda aynı hıza sahip olduklarını söyleyebiliriz. Bu nedenle uzay gemileri aynı uzunluk daralmasına bağlı kalırlar. Bunun sonucunda tüm sistemin S referansında başlangıçlardaki uzunluklarına göre eşit olarak daraldığını görürüz. Böylece ilk başta telin ivmelenme boyunca kırılmaması gerekir. 
   Fakat duruma düşünce deneyimizin sahipleri Bell, Dewan ve Beran böyle demiyor. Onlara göre, başlangıçtaki uzunluklarına göre iki gemi arasındaki uzaklık Lorentz daralmasına uğramamaktadır.  Çünkü S referansında, her iki uzay gemisinin eşit ve aynı anda ivmelenmesi nedeniyle uzay gemilerinin aralarındaki uzaklığın aynı kalması beklenir. Ayrıca, bu iki gemi arasındaki durgun uzaklığın anlık sabit referans noktalarında (S’) artar çünkü uzay gemilerinin ivmeleri eşzamanlılık göreliliği nedeniyle burada eş zamanlı değildir. Diğer yandan, elektriksel kuvvetler tarafından bir arada tutulan fiziksel bir obje olan ip aynı durgun uzunluğu korur. Yani, S çerçevesinde, hareketteki objelerin elektromanyetik alanı dikkate alındığında sonuçlarının elde edildiği Lorentz daralması gerçekleşmelidir. Böylece, her iki çerçevede de yapılan hesaplamalar ipin kopacağını gösterir; S’ çerçevesinde eş zamanlı olmayan ivmelenme ve uzay gemileri arasındaki artan uzaklık nedeniyle ve S çerçevesinde ipin daralması nedeniyle.


Not: Wikipedia' dan yararlandım.


17 Aralık 2017 Pazar

Yazara Takılan Kanat: Bilinç Akışı Tekniği

   Alışılagelmişin dışında bir anlatım olabilir çünkü bu yazının devamında bilinç akışı tekniğini, tam da bilinç akışı tekniğini kullanarak anlatacağım.
   Birazdan anlatacaklarımı doğrular nitelikte şu ikazda bulunacağım: eğer bu cümlemi dahi okuyorsanız muhtemelen bilinç akışı tekniği başarılı olmuş demektir. Yazının bitiminde bu cümleleri silmek çok kolay olacak ama silersem ne yazık ki bir sonraki yazıyı yazmak bu kadar kolay olmayacak! Yeterince enteresan geldiyse, haydi başlayalım.
   Bilinç akışı tekniği aslında bir çeşit yazarın düşünme gafletinden sıyrıldığı, kimliğinin ona yüklediği sorumlulukları üstlenmediği ve olabildiğince doğal bir şekilde zihninden geçen her şeyi hiçbir sansür ya da düzeltmede bulunmadan rahatça yazdığı bir sığınaktır. Yazar, zihnin en çalkantılı olduğu zamanlarda bu tekniğin gücüne sığınarak bu durumdan yara almadan sıyrılmayı başarır. Ben bu durumu kendi içimde, yazarın hareketini kısıtlayan yüklerden -çeşitli endişe ve sorumluluklardan- kurtulup, kanatlarına takılan bir kanat -bilinç akışı tekniği- şeklinde metaforlaştırıyorum. Böylece yazar gökyüzünde özgürce uçabiliyor hatta Schopenhauer' ın "asıl amaç" olarak belirttiği "kendini gerçekleştirme" durumuna erişebiliyor.
   Dünya edebiyatında ve Türk edebiyatında bu tekniği kullanan onlarca yazar var. Bu isimlerden muhtemelen bizim en tanıdıklarımız: Oğuz Atay, Virginia Woolf, James Joyce, Dostoyevski, Salinger... Ben bu listeye doğruluğundan emin olmamakla birlikte bu tekniği kullandığını düşündüğüm Montaigne ismini de eklemek istiyorum. (Neden böyle düşündüğümü bir sonraki yazılarımın birinde özel olarak inceleyeceğim.) Aslında hangi yazarın bu tekniği kullandığını yazarın kendi ağzından duymak haricinde tam olarak saptayabilmek epey güç çünkü belirli sınırları olan bir teknik değil. Bu konuda yapılan çalışmalarda tarih boyunca hangi yazarın bu tekniği kullandığı sorusu edebiyatçılardan ziyade psikanalizcilerin ilgi odağı olmuş. Bu isimlerden biri de psikanalizin kurucu ünlü filozof Sigmund Freud olmuştur. Bazı kaynaklarda bilinç akışı tekniğinin, Freud' un psikanaliz kuramını yayınladıktan sonraki dönemlerde "serbest çağrışım metodu" ndan etkilendiği ve Freud' dan sonra edebiyata kazanıldığı şeklinde ifadeler de mevcut olsa da, Freud' un bilinç akışından etkilendiği fikrini daha olası bulduğumu ancak bu konu hakkında net bir yargıya ulaşacak kadar bilgi sahibi olmadığımı belirtmek isterim.
    Freud, insanın kendisi hakkında doğru ve salt bilgiye ulaşması için zihninin arkaplanında gerçekleşen hesaplaşmalardan tamamiyle kurtulmasının şart olduğunu savunur. Böylelikle kişi psikolojik rahatlığa erişecek ve aranan bilgi ortaya çıkacaktır. Bu durumun yazarlarla olan ilişkisi ise şu şekilde zuhur eder: Yazar kapıldığı düşünce girdabının içinde yazma hızı ile düşünce hızı senkronizasyonunu sağlamakta güçlük çeker, zihni oldukça dolu olmasına rağmen doğru kelimeyi doğru yere yerleştiremez, zihninden geçenleri kaçırmamak ve ilham kaybolmadan kaydetmek için henüz yazının başını yazarken sonunu yakalamaya çalışır; bu sırada oldukça dikkati dağılmış ve kafası yeterince karma karışık olmuştur; kelimeler birbirine girer ve yazmak oldukça güç bir haldedir bu durumun sonucunda ise bir çeşit "yazamama kaygısı" ortaya çıkar. Yazamama kaygısı tam olarak: anlatım bozukluğu yapma, noktalama işaretlerini yanlış kullanma, düzgün cümle kuramama ya da kurguda teknik hatalar yapma şeklindedir. Bunun sonucunda ise yazar, okuyucu ile bir anlaşma yapmaktadır; bu girdaptan kurtulana kadar yazar kurduğu cümlelerin tamamında Freud' un serbest çağrışım tekniklerini kullanacaktır, bilincinden akan bütün kelimeleri tüm saltlığıyla kağıda aktaracak ve bunun sonucunda meydana gelebilecek tüm mesuliyetlerden muaf olacak ancak bunun karşılında girdaptan kurtulunda geriye dönüp cümlelerini düzeltmeyecek ve hatalarını mazur gören okuyucuya karşı verdiği sözlere sadık kalacaktır. Elbette ki en nihayetinde yazarın anlaşmayı yaptığı okuyucu da yazarın kendisi de aynı kişidir. Aslında tutulan bu söz, yazara ait bir erdemlik gösterisi değil, bir sonraki girdaptan da yara almadan çıkabileceğine emin olmamasından kaynaklanan korkunun dışa vurumudur. Nihayetinde yazar bilir ki şimdi yapacağı ihlal, bir sonraki uçuşta sırtındaki yüklerden tamamiyle kurtulamamasına sebep olabilir; tekrar özgürce uçabilmek için yalnızca bir kanada değil yüklerinden kurtulmaya da ihtiyacı vardır.
   Yazının bitiminde yazar, uzun zamandır yazmaya ara verdiği bloguna tekrar post atacak olmanın heyecanı ile irkilir; bunca zaman yazıp yazıp sildiği, anonim bloglarda yazdığı ama sonrasında onları dahi sildiği, sonunda sancısını "bilinç akışı defteri" adını verdiği defterlerinde rastgele yazılar yazarak dindirmeye çalıştığı ama bu defterlerin bir dolabın rafında unutulmaya yüz tutmasına vicdanın el vermemesi üzerine tekrar okuyucularla paylaşmak istediği tüm yazılarını hiçbir yük altında kalmadan blogta paylaşmaya karar verir. Yazarın güzel yazdığına dair hiçbir iddiası yoktur ancak düşüncelerini ve hissettiklerini tüm saflığıyla yazıp bu yazdıklarını rahatça insanlarla paylaşacak cesareti vardır.
   Yazar tam noktayı da koyup postu paylaşacağı sırada yazının başı ile sonu arasındaki uyumsuzluğa özellikle dikkat çeker ve bilinç akışı tekniğinin tam da böyle olduğunu anlatabilmenin gururunu yaşar.
   Son olarak işin pirlerinden birine sözü bırakır, Virginia Woolf Dalgalar adlı kitabında şu şekilde kanatlarını takıp uçmuştur:
 
   "Hayat sürüp gidiyor. Evlerimiz üzerinde durmadan değişiyor bulutlar. Bunu yapıyorum, şunu yapıyorum, sonra yine bunu; arkasından şunu. Buluşarak, ayrılarak değişik biçimleri bir araya getiriyoruz, değişik düzenler oluşturuyoruz. Ama bu izlenimleri tahtaya çakmaz, içimdeki bir sürü adamdan bir tek adam yapmazsam, uzak dağlardaki kar çelenkleri gibi parça parça değil de burada ve şimdi var olmazsam, bürodan geçerken Bn. John’a filmleri sormaz, çayımı almaz, en sevdiğim bisküviyi de kabul etmezsem, kar gibi döküleceğim, harcanacağım."
   



 


 

22 Ocak 2017 Pazar

Pembe Kanlı Afrika

   “Ne gelir elimizden..” diyor Edip Cansever; “İnsan olmaktan başka.”
   Geçen gün elime kahvemi alıp bilgisayarımın başına geçtiğimde Malcolm X hakkındaki haberi okudum. Aklıma sekiz on yaşlarındayken okumuş olduğum bir kitap geldi. Ne ismini hatırlıyorum, ne de yazarını ancak okuduğum kurgunun beynimde imgelenen sahneleri aradan hiç vakit geçmemişçesine aklımda. Amerika’ nın karanlık geçmişini anlatıyordu kitap, siyahi bir kölenin zorlu hayat hikayesiydi kitabın konusu. O zamanlar belki de hayatımda hiç bir siyahiyi tanımamıştım ancak mazlumun yanında olma içgüdüsü bana tanımadığım onca insanı sevmeyi öğretmişti.
   Tüm bunların yanında ise daha farklı bir bakış açısı kazanmıştım: Dünya annem, babam ve okul arkadaşlarımdan ibaret değilse ve bir yerlerde birbirine zulmeden,  savaşan, kan döken ve kanı dökülen insanlar varsa bu insanlar neden huzur ve mutluluk içinde yaşamayı tercih etmek yerine kaosu tercih ediyorlardı?
   Refah, akıllarında yalnızca para olanların yönettiği Amerika, Avrupa ve Avustralya ülkelerinindir. Tüm dünya bu üç kıtanın etrafında pervane olur ve onların tatlı uykusunu bölmemek adına kanlarını bile sessiz akıtır. Emperyalizmin hüküm  sürdüğü dünya her yeni doğan Avrupalıya bir gözlük verir, bu gözlük onlar ölünceye kadar çıkartılmaz ve vicdan azabı çekmeden rahat bir hayat yaşamaları için özel olarak tasarlanmıştır. Bizler ise bu gözlüğe sahip olamamanın vermiş olduğu kıskançlık ile birlikte daha farklı yöntemler bulmuşuz, her ne kadar uzun bacaklı ve tüylü koca bir cüssemiz olsa da, görmememizi sağladığı için işe yarıyor bu yöntem…
   Zamanında Amerika’ ya göç eden İngilizler sahip oldukları “en sömürgeci” lakabını da kendileri ile birlikte buraya taşımışlar. Bu ideoloji Amerika üretim ekonomisine tam 20 milyon köle gönderilmesi ile başlamıştır. Bu sistemin dehşetini en çok iliklerine kadar hisseden ülke madenleri ile ünlü Kongo’ dur. Avrupalılar Afrika’ dan getirdikleri kölelerin kafalarını, iyi çalışamadıkları taktirde kesip evlerinde dekor olarak kullanmışlardır. O dönemde Avrupalı zenginler aslan avı olan hobilerini insan avı olarak değiştirmiş, Afrika çöllerinde sportif faaliyet yapmışlardır. Bunun sonucunda ise 10 milyon Kongolu hayatını kaybetmiş, neyse ki Avrupalıların canı sıkılmamıştır. Direnenlerin ise eşleri kaçırılmış, tecavüze uğratılmış, işkenceler ile öldürülmüş, Afrika kıtası üzerinde gelmiş geçmiş en büyük soykırım yapılmıştır.
   Dünya 19. Yüzyıla girmeye hazırlanıyorken emperyalist devletler Berlin Konferansı’ nda bir araya gelerek Afrika ülkelerini ve madenlerini aralarında paylaşmışlardır. Bunu görüp kıskanan Amerika ise seyretmekle kalmayıp bir parçada kendine kapmaya çalışmış, Albay Mobutu sayesinde CIA ile Kongo üzerinde darbe yapmış, ülke kaynaklarını Avrupalıların elinden almıştır. Ancak bir süre sonra bir problem çıkmış, Albay Mobutu Karun gibi zenginleşen Amerikan şirketlerinden pay istemiştir. Neyse ki yedi ülkenin Kongo’ ya saldırtılması üzerine bu sorun çözülmüştür. Bu saldırılar sonucu iki buçuk milyon insan hayatını kaybetmiş ancak insan hakları savunucusu hümanist batının problemi çözüldüğü için pek de önemli değildir.
   2016 tarihine geldiğimizde ve etrafımıza baktığımızda pek de bir şeyin değişmediğini görüyoruz.  Yöntem aynı, hesap aynı, gözlükler aynı… “Böl, parçala, iç savaş çıkar, hallet” ideolojisine sahip olan batı ülkeleri işe yarıyor olmakta olacak ki yöntemlerini değiştirmek gibi bir zahmete girmemişlerdir. Afrika’ nın suyu emilip posası atıldıktan sonra sıkılmakta olan yeni limon Ortadoğu’ dur. Avrupa ile Amerika bu ülkelerde birbirlerini yıkmak için ordu göndermek yerine terör örgütü kurmayı tercih etmektedirler ve bunun sonucu günümüzde bu ülkeler birbirlerine saldırmaktadır.
   Küçükken sormuş olduğum sorunun cevabını hala bulup bulamadığımdan emin değilim. Ancak bu süre zarfında edindiğim bilgiler doğrultusunda kafamı biraz da olsa kumdan çıkardığımda batıya ve doğuya bakmanın dışında bir çölün içinde bulunduğumu da fark ettim. Birkaç kelime sarfedip yanımdakileri çimdiklemek bütün amacım. Bunu yaparken sürç-i lisan ettim ise affola…