4 Kasım 2018 Pazar

Cadılar Bayramı Fizyolojisi

   

      "Denizde kol gezen köpekbalıklarından kaçma dürtüsü bizi binlerce yıldır sağ tutuyor." diyor Eleanor Cummins Popular Science dergisinin kasım sayısında. Biyolojide korku, bir organizmanın yaşamını tehdit altında gördüğü zaman ortaya çıkan tetiklemeler şeklinde tanımlanıyor. Her ne kadar milyarlarca yılda genlerimize yerleşen bu duygu bizi hayatta tutmak amacıyla oluşsa da, günümüzde gerçekleştirdiğimiz bir çok davranışın hatta bazı toplum davranışlarının temelinde yer alıyor. 
   Geçtiğimiz günlerde hepimizin bildiği üzere dünya genelinde Cadılar Bayramı adı verilen, korku temalı, kökeni Antik Britanya' daki pagan Keltlerin kutladığı Samhain Festivali' ne dayanan özel bir gün kutlandı. Sosyal medyada kendini yapay kan ile boyayan insanları görmenin her ne kabak tadı verdiğinden hayıflansam da, bu insanlar, korkunun fizyolojik temellerini merak edip bu temeller üzerine araştırma yapmaya karar vermeme sebep oldu. 
   Korku anında ilk olarak beynin limbik sisteminde yer alan amigdala bölgesi uyarılır. (amigdaladan bahsettiğim önceki yazımı okumak için tıklayabilirsiniz ) Amigdala, bu stresli durumda beynin "savaş ya da kaç" ikilemini gerçekleştirdiği bölgedir. Beynimizdeki bu badem biçimli bölge öyledir ki, biz henüz bilinçli olarak olayı ele almadan etkinleşir ve sempatik sinir sistemini etkiler. Bu esnada, beynin mantıklı bölgeleri olan hipokampüs ve frontal korteks (ön kabuk) devreye girer ; algılanan görsel ve işitsel girdinin gerçekten bir tehdidi gösterip göstermediğini analiz eder. Amigdaladan gelen sinyaller ise hipotalamusa ulaşır. Bu da endokrin sistemde hummalı bir faaliyet başlatır ve stres hormonları da diyebileceğimiz, adrenalin ve kortizol seviyesinde ciddi bir artış gözlemlenir. Bu hormonlar nabzı ve solunum hızını artırırken akciğerlerdeki küçük hava yollarını genişletir. Böylece kaslarımıza daha fazla oksijen ulaşır ayrıca endokrinden gelen sinyaller glikozu ve diğer enerji saklayan molekülleri depodan çıkarıp kana karıştırır; kan da en başta amigdalamızın oluşturduğu ikilemin cevabına göre kaslara hücum eder. 
   Geçmişte denizde kol gezen köpekbalıklarından palyaçolara... Sizce de çok ilginç değil mi?

   Kaynaklar:
   1- Popular Science Türkiye Sayı: 79
   2- Osman Başyurt, "Korkunun Çekiciliği: Korkacağımızı Bile Bile Neden Korku Filmlerini İzleriz?"  https://evrimagaci.org/korkunun-cekiciligi-korkacagimizi-bile-bile-neden-korku-filmlerini-izleriz-5196
  

9 Haziran 2018 Cumartesi

Neden Örümceklerden Korkarız?









  Bugün bizler, milyarlarca yıl önce yaşayan atalarımızın yaşadıkları mücadeleler sonucu elde ettikleri ve elde edemedikleri tecrübelerinin sonucuyuz. Milyarlarca yılda yoğurulan bu eşsiz düzeni gözlemlemek hiç de zor değil; tüm canlılıkta da gözlemleyebileceğimiz gibi, bize en yakın olan canlıda, kendimizde de gözlemleyebiliriz. Günlük hayatta karşılaştığımız bir çok durum bu evrimimizin sonucudur. Atalarımızın hayatta kalmasını sağlayan yiyeceklerin tadını beğenir, türümüzün devamını sağlayacak biyolojik donanımlara sahip bireyleri çekici bulur, yaşamımızın her alanında geçmişte yaşayan atalarımızın tecrübelerinden ders çıkartırız. Örneğin, uçak yolculuğundan çok daha tehlikeli olmasına rağmen uçaktan korkar, arabadan korkmayız; çünkü geçmişte yaşayan atalarımızın hiçbiri yüksek hızı deneyimlememiştir ve genetik bir travma söz konusu değildir. Ancak, geceleri yırtıcı hayvanlardan korunmak için ağaç tepesinde uyuyan ve düşme tehlikesi ile yaşayan atalarımız, yükseklikten korkmayan bireylerin daha çok kaza geçirmesi üzerine yükseklik korkusunu bize miras bırakmıştır.
   Tabiat, her zamanki gibi bu eşsiz düzeni ile işlerken; iki gün önce Barış Özcan, Youtube kanalında, bir bilim insanının sıçrayan bir örümcekten nasıl ilham aldığını anlatan "Örümceği eğitip sıçratabilir misiniz?" adlı bir video yayınladı. Bu video bir soru ile başlıyordu: "Örümcekten korkar mısınız?"
   Evrimsel psikolog Joshua New bu soruya şöyle yanıt veriyor: "Etrafta dolaşıyorsanız ve yerde bir tane örümcek ile bir tane iğne var ise, örümcekten ziyade iğneye basma eğilimi gösterirsiniz."
   İnsandan kat kat küçük olan bu hayvanlarla aramızda ne gibi bir munasebet çıkmış olabilir? Başka bir deyişle, bu minik hayvanlar türümüzü nasıl tehdit etmiş olabilir? 
   Columbia Üniversitesi' nden Joshua New' e göre, omurgalı hayvanları hedef alan güçlü zehirlere sahip bir grup örümcek Afrika' yı insanlardan önce işgal etmişti. Burada onlarla on milyonlarca yıl boyunca bir arada yaşadık. Atalarımız olan insanlar bu yüksek zehirliliğe sahip örümceklerle her an, tahmin edilemez bir şekilde ve ciddi anlamda yüksek bir riskle karşılaşma ihtimaline sahiplerdi. Bir karadulun ısırığı sizi öldürmese bile, atalarımızın bulunduğu zamanlarda bireyi günlerce ve haftalarca etkisiz hala getirebilirdi. Bu da, dış etkenlere tamamen açık ve savunmasız hale gelmenize neden olurdu. 
   Barış Özcan' ın sorusuna ben de bir başka bir soru ile yanıt verdim; sizde başka sorular ile yanıt verebilirsiniz. Gözlemlemek ve araştırmak için diplomaya değil, meraka ve sorulara ihtiyacımız var! Son olarak, bana soru sordurduğu için Barış Özcan' a teşekkür ederim. 
   

  Kaynaklar:
  1- Gürkan Akçay, "İnsanlar Örümceklerden Neden Çok Korkar?" , https://bilimfili.com/insanlar-orumceklerden-neden-cok-korkar/
  2- Çağrı Mert Bakırcı, "Örümcek Korkusu, Evrimsel Süreçte Genlerimize Kazınmış Bir Korku!" , https://evrimagaci.org/orumcek-korkusu-evrimsel-surecte-genlerimize-kazinmis-bir-korku-3498
  3- Janet Fang. "Why Are Humans So Afraid Of Spiders?", http://www.iflscience.com/plants-and-animals/our-fear-spiders-innate-not-learned
  4- Barış Özcan, "Örümceği eğitip sıçratabilir misiniz?", https://www.youtube.com/watch?v=B8pJQqgNz-Y

  







29 Nisan 2018 Pazar

Kadın Beyni Erkek Beyni; Bitkiler de Feminist Midir?

   Feminizmin son zamanlarda Türkiye' de popülerleşmesi üzerine uzun zamandır bu konu hakkında yazmak istediğim fikirler kafamı kurcalıyordu; sosyal medyada tanık olduğum bir gönderi ise artık masanın başına geçip işe koyulmamı sağlayan güdüyü bana veren son damla oldu. Elbette feminizmin kendini sosyal hayatta belli etmesi kadın haklarının varlığını olumlu yönde etkilese de "yanlış yapılan feminizm" de bir o kadar olumsuz etkiliyor. Bilhassa sosyal medyada bu işin tadı epeyce kaçtı ve malesef günümüz feminizminin gerçek amacının dışına çıktığı gerçeğinin karşısında onu eleştirmemek mümkün olmaktan çıktı. Feminizm manifestosu gibi konulara değinmek istemiyorum çünkü anlatmak istediğim kısım kendi zihnimdeki kurallardan ziyade savunurken çok daha emin olduğum, milyonlarca yılda yoğurulan doğanın kurallarındaki eşitlik. Bir diğer deyişle; evrimsel geçmişimizin bu konu hakkında ne söylediği.
   Biliyoruz ki yüzyıllardır doğada dişi ve erkek cinsinin üstlendiği görevler herhangi bir adaletsizlik olmaksızın canlılığın devamını korumak adına sürmekte. Kendi çevremize, doğaya, kafamızı çevirdiğimizde ise bunun gayet iyi bir şekilde işlediğini görmek hiç zor değil. Devamlı bir devinim halinde olan doğa, her saniye canlılık için daha iyi bir ortam oluşturmak adına evriliyor ve bu evrimin sayesinde bizler bugün hayatsal faaliyetlerimizi sürdürebiliyoruz. Bu süreçte dişi ve erkek birey birbirinin eksikliğini tamamlayacak ve bir işbirliği halinde olacak şekilde bir rol üstleniyor. Doğru feminizmin sırrı ise bu rolleri doğru algılamaktan geçiyor.  
   Öncelikle beynin cinsiyetinin biyolojik cinsiyetten bağımsız olduğunu belirtmek zorundayım. Kadınlar daha çok kadın beynine sahipken, erkekler de daha çok erkek beynine sahip oluyor; ancak elbette kadın beyinli erkekler ve erkek beyinli kadınlar da epeyce mevcut ve bunun üreme sistemiyle herhangi bir ilişkisi yok. Yapılan araştırmalarda bu farklılığa anne karnında maruz kalınan testosteron miktarının sebep olduğu bulundu; bulgulara göre gebeliğin dördüncü haftasından itibaren annenin salgıladığı testosteronun yanında erkek bireyler de kendi testosteronlarını salgılamaya başlıyorlar ancak dişi bireylerde bu durum gerçekleşmediği için kız bebeğin erkek bebeğe oranla daha az testosterona maruz kalması kadın beyni ile erkek beyni arasındaki farklılıkların ana iskeletini oluşturuyor. Yani aslında bütün bebekler dördüncü aya kadar anne karnında dişi beyinli oluyor ve dördüncü aydan sonra eğer testosteron miktarı artarsa erkek beynine dönüşüyor, sabit kalması durumda ise kız olmaya devam ediyor.
   Testosteron miktarının doğurduğu sonuçlardan biri, sol beynin gelişimini yavaşlatması. Kız bebekler, erkek bebeklere oranla daha gelişmiş bir sol beyin ile dünyaya geliyor. Bunun sonucunda ise olaylar karşısında daha karmaşık bir analiz yeteneğine sahip oluyor, "tedbir alma içgüdüsü" ile hareket ediyor. Bu durum erkek bireylerde ise daha risk alabilen, bunun sonucunda daha cesur ve daha özgüvenli bir karaktere sahip olmalarına yol açıyor. Ardından doğaya baktığımızda, neden erkek bireylerin avlanmaya, dişi bireylerin ise yavru bakımına daha yatkın olduğunu daha iyi anlamlandırıyoruz. Limbik sistemin dişi bireylerde daha gelişmiş olması da bu durumda en az sol beyin kadar söz sahibi oluyor. Empati yeteneği ve şevkat duygusu daha gelişmiş olan dişi birey, yavrunun isteklerini ve ihtiyaçlarını karşılamada daha başarılı olurken, kısmen bu yeteneklerden mahrum olan erkek birey ise avlanma esnasında bu eksikliğinden yararlanıyor; cesur bireyler eve diğerlerine göre daha çok besin getiriyor. Elbette bu örnekler çoğaltılabilir ve kadın beyni ile erkek beyni arasındaki milyonlarca farklılığın oluşturduğu milyonlarca durumdan söz edilebilir. 
   Beni masanın başına oturtan ise "kadınlar araba süremez" yargısıydı. Elbette kadınlar araba sürebilir ve sürer; kadınların araba süremediği ifadesi yanlıştır. Ancak erkekler daha iyi sürer çünkü onlar anne karnında daha çok testosterona maruz kalmıştır ve sol beyinleri daha az gelişmiştir. Tek bir olaya bakarak kadın ve erkeğin eşitliğinden ya da eşitsizliğinden bahsetmek de mümkün değildir çünkü bu uyum eksikliklerin ve fazlalıkların uyumudur. Tabiata baktığımızda bu işbirliğinin uyumu ile süregelen bir canlılığın varlığını görüyoruz.
   Kadın ile erkek eşittir ancak aynı değildir. Sokak ve instagram feminizmciliğinin de yanıldığı nokta budur. "Ne kadar erkeksi olursan o kadar feministsin." felsefesi yerine kadının sahip olduğu doğal yetenekleri ön plana çıkaran bir felsefe çok daha başarılı olacaktır. Sosyal medya feministlerimize kadınları bacak kıllarıyla sokağa çıkmaya cesaretlendirmeleri ya da çıplaklığın cesurluk olarak algınlanması için uğraşmaları yerine okula gönderilmeyen kız çocuklarıyla ilgilenmelerini öneriyorum. 
   Herkesi tabiata bakmaya ve canlılığın evrimini öğrenmeye davet ediyorum.
   Hayır, bitkiler feminist değildir; çünkü doğa feminizme ihtiyaç duymaz.
   

5 Mart 2018 Pazartesi

Biraz Protein Biraz Yağ Ve Yolunda Gitmeyen Bir Şeyler Var!

   Nereden geldiğimi hatırlamıyorum ve birden bire kendimi burada buldum. 
   (İki sene önce yazdığım Siyah Gözlüklü Kadın'a göndermelerde bulunacağım. Okumak için
   Etrafıma baktığımda sanki her şey gayet normalmiş gibi yaşayan insanlar görüyorum. Her gün Dünya çevresinde bir tur dönüyor, çaya atılan şeker su molekülleri içinde çözünüyor, kalemimden damlayan mürekkep kağıdın üzerinde birbirini tekrarlayan enteresan şekiller çiziyor, elektronlar biz onları gözlemlerken ve gözlemlemezken farklı davranışlar sergiliyor. Hatta tüm evren birtakım parçacık ve alanlardan oluşuyor ve kuvvetler taşıyorlar hatta ve hatta biz tüm bunları kafatasımızın içindeki bir hamur ile algılıyoruz ve hamura hamur diyen de yine aynı hamur!
   Evrenin gerçekten ne olduğu hakkında en ufak bir fikrimiz bile yok. Biz çevremizi bu hamurla algıladığımız sürece hamurun bize sunduğunun limitleri arasında dolaşabiliriz ancak. Biz evreni beş duyu organımızla algılıyoruz ve algılayabilmek için sahip olmamız gereken ancak sahip olmadığımız özelliklerinin ne olmadıklarını dahi bilemiyoruz. 
  Biraz protein, biraz yağ; bir tutam tuz ve içinden geçen bir elektrik. Ben onu düşündükçe elimden çıkardığım eldiven ters yüz oluyor, büyük patlama tersine akıyor, parçacık ve anti parçacık bir araya geliyor.
   Masamdan kalkıp pencereden dışarı bakıyorum ve bir yere yetişmek için acele eden insanlar görüyorum, kollarındaki saate bakıyorlar ve birbirlerine selam veriyorlar. Hava durumu, politika ve tuttukları takımın izlemesi gereken stratejik yolları hakkında konuşuyorlar. Bir hapishane içerisinde acı çekerek bankamatik ekranındaki rakamların artması ile günü bitirmeyi umuyorlar. Bir diğeri bu rakamları marka amblemlerine tercih ederek bir homo sapiensten daha fazlasıymışçasına değer göreceğini düşünüyor. 
   Ömrümüzü saçma bir listeye bağlı kalmak zorunda hissederek bitiriyoruz. Manasız toplum yargılarıyla onların "başarı" olarak addettiklerine ulaşmak için çaba harcıyoruz. Bunu gerçekten anlamıyorum! Etrafımıza ya da kendimize bakmak kafi, içinde bulunduğumuz evren çok garip ve akıl almaz bir düzene sahip. Nasıl bunca insan aklını kaçırmıyor anlamıyorum. Dışarıdan gelen sesler korkmamızı gerektirecek bir izlenim uyandırmasa dahi oturup yaz tatilini beklemek yerine duvarları yumruklamak çok daha mantıklı bir hareket olsa gerek.
   Sizi bilmem ama bankamatik ekranındaki rakamların uzunluğu ile CV kağıdındaki paragrafların uzunluğu beni daha değerli yapacaksa,  üzgünüm o kişi ben değilim.
   Biraz protein, biraz yağ, biraz tuz... 
   İtiraf etmeliyim, bir homo sapiensten asla fazlası değilim!
    
   

Sülfürik Asite Neden Su Eklememeliyiz?

 

   Birçok organik bileşiğin ayrılma (eliminasyon) tepkimesinde "sülfürik asit katalizörlüğünde" ifadesi yer alır. Kendisi reaksiyonda yer almamasına rağmen reaksiyonun gerçekleşmesinde oldukça büyük bir öneme sahip olan bu madde, reaksiyon boyunca ne yapmaktadır?
   Sülfürik asit Cabir Bin Hayyan' ın keşfi ile kimyaya katılmış; yapısında bir kükürt, dört oksijen ve iki hidrojen bulunan dolayısıyla polar olan ve yoğunluğu oldukça yüksek, renksiz bir sıvıdır.


   Atomlarının bulunduğu konum nedeniyle içerdiği kimyasal bağlar dengesiz bir elektronegatifliğe sahiptir. Bu sebeple ortama 2-propanol gibi farklı karbonlara bağlanmış hidroksit ve hidrojen içeren moleküller konulduğunda sülfürik asitin kısmi pozitif ve kısmi negatif değerleri ile diğer organik  bileşiğin kısmi pozitif ve kısmi negatif kısımları arasında oluşacak olan kuvvet, organik bileşiği bir arada tutan kuvvetlerden baskın olacaktır. Bu durumu şunun gibi düşünebiliriz: uzay boşluğunda seyahat eden bir uzay gemimiz olsun. Yer çekiminin az olduğu bir ortamda uzay gemimizin alt kısmına bir iple o ipin o ortamda kolaylıkla taşıyabileceği bir cisim yerleştirelim. Uzay gemimizi bulunduğumuz ortamdan daha büyük bir yer çekimi içeren bir gezegene park edecek olursak uzay gemimiz gezegene yaklaştıkça ipe bağladığımız cismin ve uzay gemimizin ağırlığı artacaktır dolayısıyla bir süre kütle çekim kuvveti ip gerilimine baskın olacak ve cismimiz biz aracı daha park etmeden gezegene düşecektir. 
  Sülfürik asitli ortama konulan 2-propanol kendisini gezegene yaklaşan uzay gemisi gibi hisseder ve büyük bir kuvvetle hidroksit ve hidrojenlerini kaybeder, hatta öylesine kaybeder ki bunun sonucunda yaklaşık 880 kj ısı açığa çıkar! Eğer bunu kendimiz yapmaya kalkarsak ekzotermik tepkime sonucu ani bir şekilde yukarı çıkarken kabarcıklar oluşturan suyun öfkeli bir şekilde kaynadığına şahit oluruz. 
   Siz siz olun sülfürik asite su eklemeyin! 

11 Şubat 2018 Pazar

Muazzam Üçleme: Limbik Sistem -1

   Bir cuma akşamı, her cuma olduğu gibi, tüm gün yorulmuş ve sıkılmış bir kafayla eve gelip tam o saatte telefonuma gelen bir bildirimle birlikte Hacettepe Üniversitesi  Tıp Fakültesi' nde fizyolog olan sevgili Serkan hocamızın canlı yayınını açmış ve hoşsohbetini dinliyordum. Suprakiazmatik çekirdeğin sırkadiyen ritim üzerindeki etkilerinden bahsediyordu, sorduğum sorulara çok güzel yanıtlar verdi ve o  sırada, geçen hafta anlattığı limbik sistemin hafıza üzerindeki etkileri hakkında şaşırtıcı ve etkileyici bir deneyim yaşadım.
    Birkaç saat öncesinde, bir konuyu hafızama kaydetmek için saatlerce ders dinlemiş ve bireysel çalışmalarımda soru bankalarından konuyla alakalı onlarca soru çözmüştüm;  artık kelimelerin yerlerini bile kağıda baktığımda algılayamaz hale gelmemle birlikte girdiğim geometri sınavı da artık bulunduğum duruma tuz biber olmuştu. Buna rağmen, enteresan bir şekilde Serkan Karaismailoğlu' nun anlattıklarını dikkatle dinliyor ve konsantrasyon sorunu yaşamıyordum; hatta daha önce anlatmış olduğu tüm konuları, kullandığı terim anlamlı kelimeler de dahil olmak üzere tamamiyle hatırlıyor ve daha önce okuduğum kitaplardan ve diğer öğretici kaynaklardan öğrendiğim bilgilerle mantık haritası çıkarabiliyordum üstelik bu konular hakkında tek bir soru bile çözmemiştim (!)
   Bu durumun nasıl gerçekleştiği hakkındaki sorumu "plasebo etkisi" deyip basite indirgeyebilirdim ancak limbik sistemi tam bilmemekten kaynaklanan sorum, limbik sistem hakkında daha çok bilgi edinmemi sağlayacak bir meraka yerini bırakmıştı.
   Limbik sistem; beynin hippokampus, amigdala, hipotalamus ve singulat girus bölgelerinin birlikte oluşturduğu yapıdır. Singulat girus, diğer üçüne göre daha arkaplanda olduğundan limbik sistem hakkında genellikle üç yapıdan oluştuğu şeklinde bahsedilir. Şimdi bu yapılara biraz daha yakından bakalım. Kabaca limbik sistem, "duygu kontrolü"nün gerçekleştiği bölgedir. Öfke, korku, seksüel davranışlar gibi hayvani davranışlar bu bölge tarafından kontrol edilir. Şimdi bu sistemi oluşturan yapılara biraz daha yakından bakalım.

 
   İlgili resim

   Hipokampüs, görselde de görüleceği gibi talamusun altında yer alan, küçük, eğri bir oluşumdur. Filogenik olarak en eski beyin kısımlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Hipokampüs, denizanasını andıran görüntüsü sebebiyle Yunanca' da denizanası anlamına gelen kelimeden (hippocampus) isim almıştır. 

   Hipokampüs, yakın hafıza ve öğrenme ile ilgili işlevlere sahip olan bir bölge olmakla birlikte çıkarıldığında anterograd amnezi adı verilen öğrenme ve hafıza yeteneğinin kaybolması durumu gözlemlenir. Kısa süreli belleğin uzun süreli bellek haline gelmesi için uyarılar gönderen yer de burasıdır. Bunun dışında yer hafızasının da hipokampüs merkezli olduğu yapılan bilimsel araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Yani İstanbul' da bir yerden bir yere giderken nerede bulunduğumuzu algılamamızı sağlayan ve birnevi navigasyon işlevi gören yegane yapı hipokampüstür. Kadın beyni ve erkek beyni arasındaki bir ufak hipokampüs farklılığından dolayı mekansal algı farklılığı da ortaya çıkmıştır. Bunun için küçük bir deney yapabilirsiniz; sokağa çıkıp insanlara yol tarifi talep ettiğinizde erkeklerin genellikle "Şu kadar metre sonra sola dönün, şu kadar ilerleyin" gibi ifadeler kullandığını, kadınların ise genellikle "Şu renkte bir apartmandan sağa dönün karşısında şu niteliklerde bir görsel çıkacak" gibi ifadeler kullandığını fark edeceksiniz. Elbette her beyin birbirinden farklı olduğu için istisnalar olacaktır fakat genelleme yapmak çok da zor olmayacaktır. 

   Hipokampüsün hafıza ve mekansal öğrenme dışında duyguların bastırılması (davranış inhibisyonu) görevi de bulunmaktadır ki bu belki de insanlığın evriminin en önemli dönüm noktasıdır. İçgüdüsel davranışları erteleyebilme kabiliyetimiz insan ırkının hayatta kalma mücadelesini galibiyetle sonuçlandırmasını sağlamıştır. İnsan hipokampüsünün bu üstün yeteneği gelecek planları yapmış, yeryüzünde bir medeniyet kurmuştur. Bizler bu günlerde vaktimizi sosyal medyada ve benzeri geçici zevkler ile geçirdiğimizde beynimiz ilkelleşme durumu göstermekte, zevkleri erteleyediğimizde ise gelişme göstermektedir. O halde ne kadar az instagram, o kadar gelişmiş bir zihin.

   Yazının daha da uzun olmaması ve çabuk harekete geçebilme isteğimden dolayı limbik sistemin diğer elemanlarını bir sonraki yazılarımda paylaşacağım. Sonrasında ise en enteresan olayları, evrimsel bağlantıları ve günlük hayatta yaşadığımız ve çoğu zaman fark etmediğimiz bazı olayların mekanizmasını şimdi öğrendiğimiz limbik sistem elemanları ile açıklayıp beyin fırtınasında bulunacağız. Muazzam üçlemenin bir diğer bölümünde görüşmek üzere.
   

30 Aralık 2017 Cumartesi

Bell' in Uzay Gemisi Paradoksu

  


   Birbiriyle özdeş iki uzay gemisi düşünelim. Ardından bu iki uzay gemisini hassas bir ip veya tel ile birbirine bağlayalım. Düşünce deneyimizi gerçekleştireceğimiz eylemsiz çerçeve ise S olsun. Bu iki uzay gemisi S' ye göre ölçüldüğünde eşit olarak ve aynı anda ivmelenmeye başlasınlar. Böylece S' deki tüm zamanlarda aynı hıza sahip olduklarını söyleyebiliriz. Bu nedenle uzay gemileri aynı uzunluk daralmasına bağlı kalırlar. Bunun sonucunda tüm sistemin S referansında başlangıçlardaki uzunluklarına göre eşit olarak daraldığını görürüz. Böylece ilk başta telin ivmelenme boyunca kırılmaması gerekir. 
   Fakat duruma düşünce deneyimizin sahipleri Bell, Dewan ve Beran böyle demiyor. Onlara göre, başlangıçtaki uzunluklarına göre iki gemi arasındaki uzaklık Lorentz daralmasına uğramamaktadır.  Çünkü S referansında, her iki uzay gemisinin eşit ve aynı anda ivmelenmesi nedeniyle uzay gemilerinin aralarındaki uzaklığın aynı kalması beklenir. Ayrıca, bu iki gemi arasındaki durgun uzaklığın anlık sabit referans noktalarında (S’) artar çünkü uzay gemilerinin ivmeleri eşzamanlılık göreliliği nedeniyle burada eş zamanlı değildir. Diğer yandan, elektriksel kuvvetler tarafından bir arada tutulan fiziksel bir obje olan ip aynı durgun uzunluğu korur. Yani, S çerçevesinde, hareketteki objelerin elektromanyetik alanı dikkate alındığında sonuçlarının elde edildiği Lorentz daralması gerçekleşmelidir. Böylece, her iki çerçevede de yapılan hesaplamalar ipin kopacağını gösterir; S’ çerçevesinde eş zamanlı olmayan ivmelenme ve uzay gemileri arasındaki artan uzaklık nedeniyle ve S çerçevesinde ipin daralması nedeniyle.


Not: Wikipedia' dan yararlandım.